top of page
Ara
  • A7 Kitap

Editörden...

Güncelleme tarihi: 7 Ara 2018

Çiçek Atın Yenilmişlere

suat hayri küçük


Tam da tarih çökerken beliren ateş insanlarına çiçek atmıştır Stefan Zweig. Her çağın yenilmişlerine, uzağı iyi görenlere, kenar insanlarına, menzili yurt tutanlara, uçurumlara tırmandıkça burçlara düşenlere, çığ altında kalsa da kulağında karanfil taşıyanlara adamıştır yazma yetisini. Unutmadık bizler de, buğulu bir şafak vakti diz çökmüş dünyaya veda eden Zweig’ı. Öyle ki Zweig, acı kemirdikçe yüzünü gülmeye cüret etmiştir; esirgemeden söylemiştir sözünü; söylemiş ve ruhunu kurtarmıştır!

Stefan Zweig, her şeyden önce iflah olmaz bir okuma müptelasıydı. Bir okuryaşar olan Zweig, okuma edimini öyle bir düzleme taşımıştı ki, onun yazdıklarında yazı öncesi sözleri, söz öncesi sesleri duyar gibi oluruz. Daha çok edebiyatın ustalarının yaşamlarına dair yazdıklarıyla bilinen bir ustanın yazdığı son esere dair yazmak, dilin şehvetiyle biçimlenmiş bir diyarın eşiğinde ıslık çalmak gibi bir gözü karalık gerektiriyor. Geleceğin görkemli enkazı geçmişin arzularını süsleyen düşlerde ve de şimdinin şehvetli esrimesinde ıslık çalmaktadır. Sözün bittiği yerde insan, söz öncesi seslere yönelir istemsizce. Konuşmanın imkânsız olmaktan öte, anlamsızlaştığı bir değerler çölünde, insani olan her şey dilden kaçar; dil insandan yoksunlaştıkça yaşam esirger kendini dilin evreninden. Yaşamdan yoksun bir dilin dokunabileceği tek şey, çürük dişlerdir. Kesinlikler cehenneminde insan yarattıklarının gölgesinde kalır, ezilir, siner, silinir… Mademki her müphem gölge mutlak bir ışığın çocuğudur, gölgenin kudretini anlamak için, ışığın hikmetini bilmek zorundayız. Siyaset bilimi ve felsefe kadar edebiyatın da çokça ilgisini çekmiş olan satranç oyunu, Elias Canetti’nin Körleşme’si, Samuel Beckett’in Murphy’si, Vladimir Nabokov’un Lujin Savunması, Gustav Meyrink’in Golem’i ve de en derinlemesine Stean Zweig’in Satranç adlı eserinde edebileştirilmiştir. Fakat tüm bunlar arasında Satranç, simgesel katmanlarında çınlayan ahlarıyla ayrı bir yerde durur. Zweig’ın 1938-1941 yılları arasında sürgün yaşamının son mekânı olan Brezilya’da yazıp, bir yıl sonra Buenos Aires’te yayınladığı bu uzun öykü, onun edebiyata, dünyaya ve yaşama vedasıdır. Yaşamına değen insanların duygu ve düşünce evreninin ürkütücü biçimde dönüştüğünü gözlemleyen Zweig, Hitler ve Nasyonal Sosyalistlerle sembolize edilen faşizmin bütün bir Avrupa’da yaşamın kılcal damarlarına kadar sızdığını ve trajik geleceğin yaşamın kapısını zorladığını sezmiştir.

Zweig’in açıktan Nazizm’i hedef aldığı tek edebi eseri olan Satranç, kendi felaketine iştahlanan Avrupa’nın ahmakça kibrine, marazi tutkulara, sapkın zekâlara, ruhsuz akıllara, bedensiz ruhlara, yıkımlarını inşa eden her türden yaratıcılara karşı bir çığlıktır. Bu uzun öyküde Zweig’in bütün edebi izleğini görmek mümkündür.

Satranç’ın olay örgüsünü özetlemek gerekirse: New York’tan Buenos Aires’e doğru yol almakta olan bir gemide, dönemin dünya satranç şampiyonu olan Mirko Czentovic, tuhaf ve hayli zorlu bir rakiple karşılaşır. Bu gizemli adamın adı Dr. B’dir. Adı sanı bilinmeyen bir amatör olan bu tuhaf rakibin satrançla tanışma hikâyesi trajiktir. Nazi şiddetini aklı, ruhu ve bedeninde deneyimlemiş olan Dr. B., tesadüfen karşılaştığı ve çaldığı bir kitap sayesinde hayatta kalmayı başarmıştır. Dr. B’yi faşizm karşıtı, özgürlükleri ve yaşamı savunan kutbun bir fenomeni olarak okumak mümkündür. Muhtemelen kendisiyle de çeşitli bağlamlarda özdeşleştirmeler kurmak istemiş olan Zweig, açıktan Dr. B’nin tarafını tutsa da, onun kurumsallaşmış şiddet karşısında yaşam savunusundaki yetersizliğini, güçsüzlüğünü ve yabancılaşmasını da sorgulamaktan imtina etmemiştir. Hitler’i ve faşizmi sembolize eden diğer temel karakter olan Czentovic ise, iletişim yetisi gelişmemiş, yaşamında satranç dışında hiçbir insani boyutun oluşmadığı, kişiliği rekabet ve kazanmak üzerine kurulu mekanik aygıta dönüşmüş, duygusuz, soğuk, zalim, gaddar, kuralcı, estetik algıdan yoksun ve Herbert Marcuse’un dediği gibi tek boyutlu bir insandır. Dr. B. ile Czentovic’in şahsında, satranç tahtasının başında karşı karşıya gelen iki insan olmasının ötesinde, yaşam ve ölümdür varoluş mücadelesine tutuşan. Czentovic ile temsil edilen varlığın karanlık yüzü, bireyin ve toplumun yaşamdan yoksun kalışı karşısında, Dr. B. ile sembolize edilen yaşamın kendini savunması (conatus) yorgun, umutsuz, çaresiz, ontolojik bütünlüğünü sürdürme kudretinden yoksun düşmüş olarak betimlenmiştir. Hiçlikle kuşatıldığı ve içinin umutsuzlukla dolduğu anda tesadüfen eline geçen bir kitapla satrancın yasalarını, mantığını ve düşünsel evrenini öğrenerek yaşama bağlanan ve bu oyunu hastalıklı bir tutkuyla aklının ve ruhunun kral yoluna oturtan Dr. B’nin hikâyesidir Satranç. Dr. B’yi fantastik kılan şey, onun çok bildik, tanıdık oluşundandır.Satranç bir veda mektubudur; Avrupa’ya, modern iyimserliğe, hümanizmaya, ideallere ve iyicil ütopyalara… Burjuva söylence tuz buz olmuştur. Zweig faşizmin politik bir ideoloji olmasının çok ötesinde tek tek bireylerin en arkaik güdülerini kaşıyan, ajite eden doğasını görmüş ve Satranç’ı yazıp, eşi Lotte ile intihar ederek, çağın ruhundan bedenini esirgeyerek şah mat demiştir.

Hikâyenin odağında olan satranç oyununun gerilimli doğası, kurgunun gerilimli atmosferi ve kahramanı olan Dr. B’nin ruhsal savruluşları arasında oluşan diyalektik imgelemde bilincimize musallat olan şey, Zweig’in şeylere ve olaylara kritik mesafeden bakan gözlemci yeteneğidir. Bu yeteneğin merceğinde beliren şey, çağın ruhunu oluşturan korku ve kaygıdır. O, çağına baktığında insanın ve yaşamın uçurumun kenarındaki imgesini değil, insanın birey olarak bir uçuruma dönüşmüş olmasıdır.

1933 yılında Almanya’da Naziler tarafından yakılan milyonlarca kitap arasında onunkiler de vardı. Böylesine yükselen cehalet bayrağının ardında biriken ve köpüren güç karşısında sular terler, ateşler üşür, aynalar sırrını yitirir. Edebiyatın, sanatın ve felsefenin yurtsuz kaldığı çağın köpüren maçist ruhunda zuhur eden ırkçı seküler din, insana inancın da kökünü kazımıştır. Tam bu insaniyetsizlikte vuku bulmuştur Satranç ve bir yangın alarmı, bir imdat frenidir Zweig’in Satranç ile sembolize ettiği şey. Bu bir olaydır ve kendi hakikatini biçimlendirirken, hakikate sadakat gösterecek olan yeni bir öznelliği salgılar. Varlığın evi olan dilde, üzerine konuşulmayan şey hakkında susulmalıdır elbette. Dünyanın sınırı olan dilde, dilsel olmayan şeyler vardır mutlaka. Dilin dışına sarkmadan, dilin kral yoluna giremeyiz.

Sert, duygusuz, bedenine yabancılaşmış bir aklın estetiğinde biçimlenen satranç oyunu, bu öykünün ontolojik menzilini işaret etmektedir. Antagonist toplumsal sınıfların ve değerlerin varlık tarzını Mirko Czentovic ve Dr. B. karakterleriyle geleceğin düşsel enkazına tercüme eden Satranç, inşa edilen bir yıkımın iştahına kapılmış aklı sorgulamaktadır. Gestapo tarafından hiçliğe kapatılmış, varoluşunun bütünlüğünü koruyamayarak benliği parçalanmış olan Dr. B., kendine karşı oynadığı satranç oyunu gereğince trajik bir karakterdir. Kazanma, başarma, kendi olma imkânı elinden alınmış; bilmek, unutmak, bildiğini unutmak, unuttuğunu bilmek zorunda kalan Dr. B., bütün arkaik güdüleriyle bir Hitler prototipi olan Czentovic karşısında satranç oynarken bile kendi ontolojik bütünlüğünü sabote etmektedir. Onun bu varlık tarzı, çağın ruhuna musallat olan faşizmin karşısındaki toplumsal kesimlerin felç olmuş haline gönderme yapmaktadır. Kurumsallaşmış gücün insanda yaşama kuvveti bırakmadığını kendi etinde deneyimlemiş olan Dr. B., bu kör ve sağır edici hiçlik karşısında yaşamı savunma kudretini yitirdikçe aklına sığınmaktadır. Ve fakat yaşamdan yana olan düşünce, temelleneceği bir nesne bulamadığında ruhu kemirmeye başlamıştır. Gestapo tarafından sorgulanmak üzere bir yıl boyunca bir otel odasına kapatılmış olan Dr. B’nin trajik hikâyesinde insanın