top of page
Ara
  • A7 Kitap

Harfsiz Kelimeler / Suat Hayri Küçük

Güncelleme tarihi: 10 May 2020



Her olay özneyi varoluşa, yaratmaya çağırır ve var olanın bilgi düzenini bozmaya-sökmeye kışkırtır. Yaşamın duyumsandığı bu oluş anlarında anlamın sınırlarının ihlali olarak mutluluk, aşk, arzu ve erdem tıpkı varlığın rahmi olarak sanat gibi hiç olmadığı kadar siyasal şeylerdir. Doğrudan ve kısa yollar yükseklik ve derinlik boyutlarını paranteze alarak ilerler. Bu türden indirgeyici yollar tıpkı çatışan nesnelerin temsillerinin birbirine benzemesi gibi zeminin hemen üstünden gerilmiş ip gibidir. Yürüme praksisine karşıt olarak sanki yolcuyu çelmelemek için gerilmiştir. Söylem alanında da aynı diyalektik çalışır. Sözcükler, kıyısını yanında taşıyan nehirler gibi değer ve anlam yükleriyle bizi kendi paralaksı içine çekerler. Kendisini özgürleşmenin filozofu olarak tanımlayan ve tarihsel zorunluluk fikriyle kavgası süren Ranciere şöyle der: “Siyasal mücadele, aynı zamanda kelimeleri sahiplenmek için verilen mücadeledir.” Demokrasi sözcüğü de söylemin ve temsilin bu semiyolojik uzamı içinde politik, etik ve estetik boyutlarıyla imgelenebilir. Bu yapılmadığında ise siyasal düşüncenin bütününde yüceltilen demokratik söylevin kekemeleri kervanına katılmış oluruz. Bu kervanın menzili ve ufku ise piyasa ve sivil toplum dininin tapınaklarına kapatır bizleri. Bu tapınaklarda tüm dualar yaşamaya mahkûm edilmiş köleler olmaya doğru bir yakarış olarak yankılanır.


İçinde yaşadığımız kapitalist liberal demokrasi çağında anlam düzeni çökmüş, gerçeklik gaddarlaştıkça, keskin bir biçimde kendini duyumsatan hayal kırıklıklarının nedenleri ve sonuçları, sağcı ya da nihilist itirazlar yaşama bağlanma ve anlam katma motivasyonu sağlamıyor. Bu mevcudiyetin radikal-kökten aşılması için ilk düşünsel kopuşu bağlanma etiği ve siyasal özne meselesini demokrasi kavramı bağlamında sorgulamalıyız. Böylece demokrasinin de ne olmadığı, ne olabileceği sınırlarına kadar itilerek sınıfsal değeri-anlamı ele geçirilebilir. Kendini dayatan bir sonsuz bağlanma etiği ile demokrasi arasındaki uzlaşmaz çatışmanın açığa çıkacağı bu görme biçiminde insanlık durumunun aşılmasının imkânları ve riskleri de görünür hale gelecektir. Aklın mimarisinde ve nesnelerin matematiğinde özgürlük, anlamı ve adaleti dünyanın katıksız çokluğu olarak görülmelidir.


İmgenin denetlenmesi olarak siyaset gösterisi, içi boş bir toplumsal süreç sahnelemektedir. “Sermayenin sınırı sermayenin kendisidir” diyen Marx’ın aynı diyalektiği demokrasi kavramı içinde söyleyebileceğini varsayabiliriz. Demokrasinin bir siyasal ad koyma biçimi olduğunu ve piyasayla iç içe oluşunu dikkate alırsak bu ittifakı bozacak bir siyasal adın demokrasiye sığmayacağını ve mahrem bir şey olduğunu söyleyebiliriz. “Özgürlüğü, haklara saygıyı severim, demokrasiyi değil” diyen Tocqueville’in özgürlüğü demokrasi uzamından kurtarma çabası günümüzde yaşamsal bir zorunluluk olarak gündeme alınmalıdır. Çağın ve mevcut dünyanın bayrağı, maddi varoluştan yoksun bir kutsal olan demokrasidir. Bir öğretinin zıddı, onun basitleştirilerek ters çevrilmişi değil, o öğretinin tüm düzeneğini boşa çıkaran yaratıcı önerme olacaksa demokrasinin zıddı totalitarizm değil komünizmdir. Her zaman olumlu bir değer atfedilen ve üzerinde geniş mutabakat sağlanan siyaset ve hukukun kesiştiği demokrasi, bir o kadar da herkesin aynı şeyi kastetmediği bir kavram. Bu kadar çok anlamı olan ama bir anlamı da kalmayan demokrasin imkânları karşısına kurduğu tuzakları görerek çıkılmalıdır.


Demokrasi teriminin temel oluşturduğu söylemin muğlaklığı, neden söz edildiğinin işaretlemesini imkânsız kılıyor. Terimin kendisine temel oluşturan rasyonalitenin yitik burjuva ütopyası/yanılsaması, siyasal aygıtın kuruluş biçimi, yönetim tekniği, iktidarın meşrulaştırılması ve işleyiş biçimine dair bir ad, sıfat olarak ele alınmalıdır. “Kurucu erk (politeia) ile kurulan erk (politeuma) bu noktada politikanın iki yüzünü bir arada tutan şey olarak görünen hükümran erk aracılığıyla birbirine bağlanır. Fakat politik olan şey neden ikiye bölünmüştür ve iktidar (kyrion) bu yırtığı neyle dikip birleştirmektedir?” diyen Agamben, sembolik sistemin aurasını alarak demokrasinin çıplak politiğini görünür kılmaya çalışır.


Çağın gerçeğine, sembolik sistemin kutsallarına değen simgeler kazındığında çağın hakikati ile demokrasi arasındaki karşıtlığın ontolojik temeline inilebilir. Bu söylem arkeolojisinde demokrasinin anlam soy kütüğü oluşturularak görülür ki var olan dünya aslında herkesin dünyası değildir. Birileri bu dünyaya mahkûm edilmiştir ve bu mahkûmiyet demokrasinin yapısal bir unsurudur. “Hangi nesnel mekân, hangi kolektif demokrasiye işaret eder?” sorusu da Badiou’nun demokrasinin mimarisi üzerinden onun burjuva karakterini açığa çıkarma çabası olarak okunabilir. Bu paralakstan baktığımızda demokrasi mekânının özgürlüğün bağlamı olmadığını imgeleyebiliriz. Çünkü dünyayı hakikat ile gerçekler arasındaki fark aydınlatır, burjuva soyut eşitlik bu farkı örter, maskeler ve bu dünyanın kendine ait mantığını paranteze alır. “demokrasinin zıddı despotizm veya totalitarizm değildir. Demokrasinin zıddı, kolektif varoluşu bu tezgâhın cenderesinden çekip çıkarmak isteyen şey olur. (…) dolaşım düzeni artık paranın düzeni, birikim düzeni de sermayenin düzeni olmamalıdır. (…) Politikayı iktidara veya devlete havale etmeyi reddedeceğiz” diyen Badiou, bizi bu seküler totemden uzak durmaya davet eder gibidir.