top of page
Ara
  • A7 Kitap

YAŞANAN NEDİR; KURAKLIK MI, SU KITLIĞI MI, SUYUN VERİMSİZ VE ADALETSİZ KULLANIMI MI?

“Gülüp oynadığım ele karşıdır"

Karacaoğlan

“Hayrettin Karaca’nın anısına sevgi ve saygılarımla”

Doç. Dr. Yücel ÇAĞLAR


Çok açık; hepsini birden yaşıyoruz. Ancak söz konusu sorunlar tartışılırken ne olgusal, ne dönemsel, ne yöresel, ne de sınıfsal bir ayrım yapılıyor. Dahası, söz konusu sorunlar birbirlerine karıştırılıyor. Sözgelimi “kuraklık” temelde yağışların nitelik ve niceliği, sıcaklık, nemlilik, buharlaşma, rüzgâr vb. oluşumlardan kaynaklanan, doğa kökenli bir durumdur; dönemsel ya da süreğen, bölgesel ya da yöresel olabilir. “Su kıtlığı” -”susuzluk”?- ise var olan su kaynaklarından su sunumunun niteliği ile niceliğinin, zamanlamasının su isteminin nitelik ve niceliğini karşılayamamasıdır; toplumsal, ekonomik, kültürel, kısmen de yönetsel temelli bir sorundur. Başka bir söyleyişle, “su kıtlığı”, daha çok insanların eylemlerinden ya da eylemsizliklerinden –“önlemsizlikten”?- kaynaklanan bir sonuçtur. Çok açık: “Kuraklıklar” da “su kıtlığına” neden olabiliyor kuşkusuz ama böylesi durumlar da son çözümlemede bir sonuçtur; yönetsel öngörüsüzlüğün, gereğinin yapılmamasından kaynaklanan bir sonuç. Böyleyken, öngörüsüz yöneticilerin konuyla ilgili tartışmalarda yeğledikleri söylemde çoğunlukla “kuraklık” başroldedir. Bu yöneticiler, bilerek ya da bilmeden, “su kıtlığını” yalnızca yaşanan tanrısal (!) kökenli “kuraklıkla” açıklayarak sorumluluklarından –“sorumsuzluklarından”?- kolaylıkla kaçınabiliyorlar. Böylesi açıklamaların, örneğin sellerin, su baskınlarının nedeni olarak hemen hemen yalnızca “aşırı” yağışların, büyük orman yangınlarının nedeni olarak da “aşırı” sıcaklıkların ya da “şiddetli” rüzgarların gösterilmesinden hiçbir farkı yoktur bence. Şimdilerde bunlara çok daha genelgeçer – “küresel”?- olabileceği düşünülen bir neden eklendi: Kesinlikle küresel olmayan “küresel iklim değişikliği” !

Bu bağlamda Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) birkaç verisini anımsamak yararlı olacak sanırım:


“Türkiye’de yıllık ortalama yağış yaklaşık 574 mm olup, yılda ortalama 450 milyar m3 suya tekabül etmektedir. Günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, çeşitli maksatlara yönelik olarak tüketilebilecek yerüstü suyu potansiyeli yılda ortalama toplam 94 milyar m3’tür, 18 milyar m3 olarak belirlenen yeraltı suyu potansiyeli ile birlikte ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar m3 olup, 57 milyar m3’ü kullanılmaktadır.”

“Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2000 yılında 1652 m3, 2009 yılında 1544 m3, 2020 yılında ise 1346 m3 olmuştur. Türkiye, kişi başına kullanılabilir su potansiyeline bakıldığında, su baskısı yaşayan ülkeler arasında yer almaktadır.”


Öte yandan, bu verilerin yanı sıra ülkemizde su tüketiminde % 73’le tarım önde gelirken, sanayi % 11, su tasarrufu” denildiğinde nedense akla ilk gelen evsel kullanım ise yalnızca % 16’lık bir paya sahiptir. Su kıtlığının yanı sıra başka yaşamsal sorunlara da yol açan kuraklıktan göreceli olarak en çok etkilenen tarımda suyun % 82’si, ülkemizde, artık ilkel toplumlarda bile neredeyse tümüyle terk edilmiş “salma” –“vahşi sulama”!- yöntemiyle kullanılıyormuş.


Hiçbiri yeni olmayan bu verilerin –“bilgilerin”?- sergilediği somut gerçeklik karşısında ülkemizde yaşanan dönemsel kuraklıkların su kıtlığına da yol açabileceğini öngörmek için, sözgelimi, subilimci – “hidrolog”- olmak gerekmiyor sanırım. Ne var ki, örneğin, dönemin Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Tarım ve Köy İşleri ile Enerji Tabii Kaynaklar Bakanlarıyla düzenlediği ''İklim Değişikliği, Kuraklık ve Su yönetimi'' konulu ortak basın toplantısında;


“Sorumluluk evdeki ev hanımı Ayşe Teyze'ye düşüyor. Kime düşüyor? İlkokul 5'inci sınıfa giden Hasan'a düşüyor. Kamyon şoförü Mehmet'e düşüyor. Köylü Ali Amca'ya düşüyor. Yani herkesin sorumlulukları var"'

diyebilmiştir. Dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise aynı günlerde şöyle açıklamalar yapabilmiştir:


“Bardağımıza içebileceğimiz kadar su almalıyız. Yarısını içip yarısını masada bırakmamalı, dökmemeliyiz… Özellikle hanımlar makine dolmadan iki parça çamaşırı makineye atıp yıkamamalılar. Düşünün, su olmazsa zaten yıkayamayacaksınız. Bu sef