Ara
  • A7 Kitap

TÜRKİYE’NİN İLK KADIN HEYKELTIRAŞLARINDAN MARİ GEREKMEZYAN’IN ROMANLAŞTIRILAN ÖYKÜSÜ

Güzele kanatlanış

Söyleşi: Bekir Avcı

25 Nisan 2021


Kaynak: birartibir



“Ressam olduğumu sanıyorlar. Ne ressamı? Filozof olduğumu sanıyorlar. Ne filozofu? Ben hiçim, hiç! Ama hiç olmak ne garip, ne korkunç.” Mari Gerekmezyan’ın 34 yaşında ölümünden birkaç gün önce, hasta yatağında yazdığı son notu böyle başlıyor. Sorularla devam ediyor: “Neden ben böyle doğmuşum? Neden mükemmel doğmuş değilim ben? İçimde olan nedir? Nedir? Bugün ne oldum? Var mı bir değerim? Peki, nedir o değer? Faydasız bir varoluşa tahammülüm yok. Ruhumun süzülmesi beni nereye kadar götürecek?” Mari Gerekmezyan Türkiye’nin ilk kadın heykeltıraşlarından. Ne kadar unutturulmaya, yok sayılmaya çalışılsa da kısa ve fırtınalı ömründe yarattığı eserler yeteneğinin, sanatının gücünü ortaya koyuyor. Heykeltraş olarak adının üstü çizilen Mari “büyük aşkı” Bedri Rahmi’nin Karadut tablolarının ve meşhur Karadut şiirinin esin kaynağı olarak yaşıyor. Peki Mari Gerekmezyan kimdi? Neden unutturulmak istendi? İkinci Dünya Savaşı günlerinde geçen Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu-Mari üçlü aşk hikâyesini “Karadut” adıyla romanlaştıran Vildan Tekin ve Müjgan Tekin’den dinliyoruz.


“Bu roman, Mari Gerekmezyan’ı hatırlamak ve hatırlatmak için yazıldı.” Karadut’un tanıtım bülteninde böyle deniyor. Kimdir Mari Gerekmezyan?


Müjgan Tekin: Mari Gerekmezyan hakkında kayıtlara geçmiş çok az bilgi var. Bu bilgilerin de çoğu 2012’de ortaya çıkıyor. Mari o güne kadar bir gölge halinde, gölgeyi biraz olsun ete kemiğe büründüren Karin Karakaşlı. Öncesinde, Can Dündar’ın Yüzyılın Aşkları belgeselinde karşımıza çıkıyor, ama orada özne Mari değil. Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu çiftinin aşkı işlenirken aileden edinilen bilgilerle belgesele dahil ediliyor. Bize esas olarak yön veren Karin Karakaşlı’nın Can Kırıkları kitabındaki Sabır Taşı hikâyesi oldu. Orada da Mari hakkında çok az bilgi var, ama o kısa öykü Mari’yi anlamamız açısından önemliydi. Bu öykünün dışında, bizim için önemli bir başka kaynak da Mari’nin ölümünün birinci yıl dönümünde Pangaltı Lisesi’nin çıkardığı San dergisiydi. Özellikle Mari’nin sanat anlayışını ve duruşunu bu sayede öğrendik. Soruya dönersek, Mari Ermeni bir heykeltıraş. Türkiye’deki ilk kadın heykeltıraşlardan. Güçlü bir kadın. Sanat için varlığını ortaya koyan biri. Aynı zamanda felsefeyle ilgili. Dünya çapında bilinen bir heykeltıraş olabilirmiş. San dergisinde Mari Gerekmezyan’ın hocalarının ifadelerinden bunu anlıyoruz. Romanda geniş yer verdiğimiz, o dönem akademinin yetkin isimlerinden Rudolf Belling’in anlatımları bu anlamda çok önemli. Yine resim bölümünün şefi Leopold Levi’nin söyledikleri de bu yönde.


Mari’nin yok sayılmasında sanat dünyasında güçlü bir kadın olması ve Bedri Rahmi’yle “yasak aşk” yaşaması kadar Ermeni olması da etkili. Ancak, göğsünü gere gere toplumun bütün yargılarına, tabularına karşı duruyor. Yalnızlaştırma çabalarına asla tepkisiz kalmıyor. Sineye çekip, aşkından vazgeçmiyor.


Mari neden, nasıl unutturuluyor?

1930’ların sonu 1940’ların başında, Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümünde iki kadın öğrenci var, biri Mari Gerekmezyan, diğeri Zerrin Bölükbaşı. Zerrin Bölükbaşı eğitimini tamamlamıyor, bildiğimiz kadarıyla tamamlayan tek kadın Mari Gerekmezyan. O günler için bu çok önemli, çünkü kadının yok sayıldığı bir dönem. San dergisinde arkadaşları “Mari hiçbir zaman kadının eve kapatılmasını kabullenmemiş ve bu duruşunu heykele nakşetmek için dışarı çıkmış bir kadın” diyor mesela. Sanatında da içe kapanık, buhranlı biri değil, hayat dolu, topluma karışan bir figür. Karaköy’deki atölyelere gidiyor, haftada bir gününü heykel çalışan gençlere ayırıyor, onlara sanat öğretmeye çalışıyor. Mütevazı bir kadın. “Sanatçı farklı bir konumdadır” algısının Mari’de olmadığını yine San dergisindeki anlatılardan öğreniyoruz, onunla aynı okulu paylaşan, aynı çamura dokunup heykel yapan insanlar söylüyor bunları. Olağanüstü bir heykeltıraş, mütevazı ve güçlü. Unutturulmaya çalışılmasının bir yönü, onun güçlü bir kadın heykeltıraş olması. Ayrıca, Bedri Rahmi’yle yaşadığı aşk yüzünden unutturulmak isteniyor. Ancak, bu aşk Mari’yi var eden bir şey. O bu aşka sahip çıkıyor. Göğsünü gere gere toplumun bütün yargılarına, tabularına karşı duruyor. Yalnızlaştırma çabalarına asla tepkisiz kalmıyor. Sineye çekip, aşkından vazgeçmiyor. Bu nedenle güçsüz, zayıf, aşk acısıyla heder olmuş, hayatı bu nedenle sona ermiş bir Mari portresi çizmek istemedik. İzini sürdüğümüz kaynaklar Mari’nin aşkını yaşarken de heykellerini yaparken de çok güçlü olduğunu gösteriyor.




Mari yaptığı heykellerle ödüller alıyor, ödüllerde heykellerin adı yer alıyor, kendi adı anılmıyor, yok sayılıyor. Bu tüyler ürpertici bir şey. Ödüllerde herkesin adı yazılırken onun adının yazılmayıp heykellerinin adının yazılması kadınlığının da Ermeniliğinin de bir faturası gibi.


Yalnızlaştırılmaya çalışılmasında Ermeni kimliği de etkili oluyor mu?


Vildan Tekin: Mari’nin yok sayılmasında sanat dünyasında güçlü bir kadın olması ve Bedri Rahmi’yle “yasak aşk” yaşaması kadar Ermeni olması da etkili. Ancak, yer aldığı sanat camiasında ve yakın çevresinde Ermeni kimliği üzerinden yalnızlaştırılmıyor. Bu bahiste hatırlayalım, Eren Eyüboğlu Romen, Ernestine asıl adı, Bedri Rahmi’yle evlendikten sonra Eren adını alıyor. Ermeni toplumunun da Türk toplumunun da Mari’yi yalnızlaştırması evli bir adamla ilişkisi nedeniyle. Mari yaptığı heykellerle ödüller alıyor, ödüllerde heykellerin adı yer alıyor, kendi adı anılmıyor, yok sayılıyor. Bu tüyler ürpertici bir şey. Bunun belki nedeni Bedri Rahmi’yle ilişkisi. O ilişkinin olduğu tarihlerde adının üstünün çizildiğini görüyoruz. Ödüllerde herkesin adı yazılırken onun adının yazılmayıp heykellerinin adının yazılması kadınlığının da Ermeniliğinin de bir faturası gibi. Bedri Rahmi’yle ilişkisi asla kabul görmüyor, son derece suçlayıcı bir şey olarak önüne konuyor.



Soykırımdan iki yıl önce, 1913’te doğuyor. Akabinde Talas’tan İstanbul’a göç ediyor ailesiyle. Geçmişine dair iz bulunamamasının 1915’teki olaylarla ilişkisi nasıl?


Müjgan: Bu soruların peşine düştük. Mari’nin ailesi kimdir, nasıl göç etmişler sorularının cevabını araştırdık. Gerekmezyan soy ismi ya da Mari’yle bağlantılı herhangi birine ulaşabilecek miyiz diye epey araştırma yaptık, ama ne yazık ki bir bilgiye ulaşamadık.


Bu konudaki bilgi eksikliği nedeniyle mi soykırım romanda yer bulmuyor?


Vildan: Soykırımın Gerekmezyan ailesine ne hissettirdiğini ya da onları hangi koşullara sürüklediğini bilmiyoruz. Bu yüzden romana kurgusal bir soykırım anlatısı koymadık. Romanın sınırlılıklarıyla da ilgili tabii. Biz Mari Gerekmezyan’ı Bedri Rahmi’yle tanışıklığından başlayıp ölümüne kadar süren yaklaşık beş yıllık bir zaman dilimi içerisinde ele aldık. Haliyle o dönemin atmosferine, yani İkinci Dünya Savaşı yıllarına yoğunlaştık.

Müjgan: Roman tarihsel olarak 1913’te başlasaydı, soykırım bu atmosferde mutlaka yer alacaktı. Soykırımın Mari’nin ailesini nasıl etkilediğine dair bilgimiz olsaydı kurguya dahil etmeye çalışabilirdik. Genelde cümlelerden yola çıktık ve hikâyeleri böyle böyle kurduk. Fakat bu konuyla ilgili tek bir cümle dahi yoktu.



Mari Gerekmezyan (solda)


Soykırımdan iki yıl önce, 1913’te doğuyor. Akabinde Talas’tan İstanbul’a göç ediyor ailesiyle. Geçmişine dair iz bulunamamasının 1915’teki olaylarla ilişkisi nasıl?


Müjgan: Bu soruların peşine düştük. Mari’nin ailesi kimdir, nasıl göç etmişler sorularının cevabını araştırdık. Gerekmezyan soy ismi ya da Mari’yle bağlantılı herhangi birine ulaşabilecek miyiz diye epey araştırma yaptık, ama ne yazık ki bir bilgiye ulaşamadık.


Bu konudaki bilgi eksikliği nedeniyle mi soykırım romanda yer bulmuyor?


Vildan: Soykırımın Gerekmezyan ailesine ne hissettirdiğini ya da onları hangi koşullara sürüklediğini bilmiyoruz. Bu yüzden romana kurgusal bir soykırım anlatısı koymadık. Romanın sınırlılıklarıyla da ilgili tabii. Biz Mari Gerekmezyan’ı Bedri Rahmi’yle tanışıklığından başlayıp ölümüne kadar süren yaklaşık beş yıllık bir zaman dilimi içerisinde ele aldık. Haliyle o dönemin atmosferine, yani İkinci Dünya Savaşı yıllarına yoğunlaştık.

Müjgan: Roman tarihsel olarak 1913’te başlasaydı, soykırım bu atmosferde mutlaka yer alacaktı. Soykırımın Mari’nin ailesini nasıl etkilediğine dair bilgimiz olsaydı kurguya dahil etmeye çalışabilirdik. Genelde cümlelerden yola çıktık ve hikâyeleri böyle böyle kurduk. Fakat bu konuyla ilgili tek bir cümle dahi yoktu.


Soykırımın Gerekmezyan ailesine ne hissettirdiğini ya da onları hangi koşullara sürüklediğini bilmiyoruz. Bu yüzden romana kurgusal bir soykırım anlatısı koymadık. Biz Mari Gerekmezyan’ı Bedri Rahmi’yle tanışıklığından başlayıp ölümüne kadar süren yaklaşık beş yıllık bir zaman dilimi içerisinde ele aldık.

“Ressam olduğumu sanıyorlar. Ne ressamı? Filozof olduğumu sanıyorlar. Ne filozofu? Ben hiçim, hiç! Ama hiç olmak ne garip, ne korkunç.” Bu sözler Mari Gerekmezyan’ın geçtiğimiz yıl Agos’ta yayımlanan son notundan. Keder ve isyan dile getiren bir son not. Ölmeden önce yazmış. Sadece bunu okuyan biri Mari Gerekmezyan’ı yaşam karşısında güçsüz biri gibi algılayabilir. Ama Karadut’ta aksine güçlü bir Mari Gerekmezyan portresi görüyoruz. Bu not siz romanı yazdıktan sonra değil de öncesinde ortaya çıkmış olsaydı, romanda çizdiğiniz Mari Gerekmezyan portresi farklı olur muydu?


Hezeyan halinde yazılmış bu notu romandan önce görmüş olsaydık da Mari Gerekmezyan’ı güçlü, aşkının ve heykel tutkusunun peşinden giden bir kadın olarak resmedecektik. Burada bizim hayata bakış açımız da devreye giriyor tabii. Ayrıca, arkadaşlarının söyledikleri var. Oradan anlıyoruz ki, Mari öyle çok da melankolik, romantik bir kadın değil. Mari’yle evlenen Fred Gross mesela, “O kadınlığın idealiydi. Öyle kuvvetli bir karakterdi ki, içinde güzele doğru bir yükseliş ve kanatlanma mevcuttu. Bu yükseliş ve kanatlanmayı heykelleriyle ortaya koydu” diyor Mari için. Fred’in, Rudolf ve Levi hocaların Mari hakkında söylediklerini hatırlayınca, Bedri Rahmi’nin şiirlerinde anlattığı Mari Gerekmezyan’a bakınca, “Mari Gerekmezyan güçlü bir kadındı” diyebiliyorum. Evet, romandaki Mari bizim Mari’miz, yani bizim kurgularımızın şekillendirdiği bir Mari, ama Mari gerçekte de bence çok güçlü bir kadınmış.


Vildan: Mari bir robot değil tabii, duyguları olan bir kadın. Romanımızda da yer alıyor bu duygular. Yeri geliyor ağlıyor, yeri geliyor kendini kaybedebiliyor. Çok zor şeyler yaşıyor. Zaten zor bir dönem, bir taraftan savaş ve yoksulluk, bir taraftan Bedri Rahmi’yle ilişkisi sebebiyle toplumdan dışlanması, kabul edilmeme… Tabii ki onun da düştüğü, vazgeçme hissine kapıldığı anlar var. “Çok güçlü bir kadın” derken bunu hep aklımızda tutmamız gerekiyor. Sanatında gücünü ortaya koymaya çalışıyor, kimlik olarak da öyle, ama o bir insan nihayetinde. Haliyle çok acı çektiği zamanlar da var. Bizim burada yeniden üretmeye çalıştığımız güçlü bir Mari. O yüzden böyle bir hezeyan ânına odaklanıp onu vurgulamak bir hata olurdu. Mari’yle ilk defa karşılaşacak olanlar sadece o nota bakıp onu değerlendirmemeli. Biraz önce unutturulmaktan söz ediyorduk, bu not da Agos’ta, altında Mari’nin adı yazsa da Eren Eyüboğlu’nun fotoğrafıyla yayınlanmıştı. Bu vesileyle bunu da düzeltmek isteriz, bizim için önemli çünkü. Gerek internette gerek başka pek çok kaynakta “Karadut” diye aradığınızda Eren Eyüboğlu fotoğrafı çıkıyor karşınıza. Bilinçli ya da bilinçsiz, Mari sureti de yok edilmiş bir kadın. Bu noktada bir teşekkürü iletmek isteriz. Kitap kapağında kullandığımız Mari’nin fotoğrafına Esayan Okulu sayesinde erişebildik. Öğretmenlik yaptığı dönemde sınıf defterindeki fotoğrafı. Biz Mari’nin suretini de kazanmasını istiyoruz artık. Çünkü Mari görünür olmayı, öldükten sonra –ki Karin Karakaşlı’nın kısa öyküsünde de görüyoruz– eserleriyle anılabilmeyi, “vardım, ben yaşadım” demeyi önemsiyor. Heykelleri kaybolmuş bir sanatçı Mari. Onları da gün yüzüne çıkarmaya çalışmak önemli, ama her şeyden önce suretini. Çünkü genelde büst çalışıyor heykelde, bu kadar yüze önem veren bir kadının artık yüzünün görünür olması gerekiyor.


Mari öyle çok da melankolik, romantik bir kadın değil. Mari’yle evlenen Fred Gross mesela, “O kadınlığın idealiydi. Öyle kuvvetli bir karakterdi ki, içinde güzele doğru bir yükseliş ve kanatlanma mevcuttu. Bu yükseliş ve kanatlanışı heykelleriyle ortaya koydu” diyor onun için.

Heykelleri nasıl kayboluyor, bugün bilinen heykelleri neler?

Müjgan: Yahya Kemal büstü kayıptı; hâlâ da kayıp sanırım. Bir heykelin, bir sanat eserinin kayıp olması çok üzücü. Başka kayıp heykelleri de olabileceğini düşünüyorum. Ama bugün, yaptığı beş heykel üzerinden konuşuyoruz genelde Mari Gerekmezyan’ın sanatını. Bu heykeller tümüyle gerçek hayattan. San dergisinde bir ressam arkadaşı şöyle söylüyor: “Heykellerinin tümü ülkemizin insanlarıyla yoğrulmuştu. Uluslararası nitelikte bir sanatçı olmaya giderken gerçekçi olmaya yönelmişti.” Bir diğer önemli eseri Bedri Rahmi büstü tabii ki. O büstü ne zaman yaptığına dair bir bilgiye ulaşamadık. Neşet Ömer ve Şekip Tunç büstleri var, ödüllü büstler ikisi de. Arada Patrik Mesrob’un maskını yapıyor.


Bedri Rahmi’yle aşkı sanatını nasıl etkiliyor? Sanat anlayışını nasıl tarif edersiniz?

Mari Gerekmezyan’ın yaptığı Bedri Rahmi Eyüboğlu büstü

Bedri Rahmi’yle yakınlaştığı dönemlerde daha üretken olduğunu tarihlere bakarak anlayabiliyoruz. Görüşemediği dönemlerdeyse yaratıcılığının sekteye uğradığını fark ediyoruz. Bedri Rahmi için de durum farklı değil. İkisi de birbirlerinden uzaklaştıkları dönemlerde üretim kaybına uğruyor. Bedri Rahmi aynı zamanda, bildiğiniz gibi, şair de ve Mari hayatına girdikten sonra şiir üretkenliğinin ne kadar arttığını görüyoruz. Mari’nin büyük bir tutkuyla sanatına bağlandığını görüyoruz. Bunu da yine akademiden hocalarının Mari hakkında söylediklerinden anlıyoruz.

Mari ekonomik zorluklarla boğuşuyor. Ancak, tüm zorluklara rağmen heykele olan tutkusu artarak devam ediyor. San dergisinin özel sayısında Rudolf Hoca’nın Mari için söyledikleri onun heykele olan tutkusunu anlamamızda hayli yol gösterici oldu. Rudolf Hoca Mari’yi anlatımına “yeri doldurulamaz bir kayıp” diye başlayıp şöyle devam ediyor: “Bundan senelerce evvel heykeltıraş olmağa karar verdiği zaman, önünde kendisini bekleyen zorluklarla dolu bir çalışma devresi olduğunu idrak ettiği gibi, heykeltıraş olmanın kendisini müreffeh bir hayata kavuşturmayacağını da biliyordu. Artistik inkişafında kendisine tavsiyelerde bulunmak ve yardım edebilmek en büyük zevklerimden birini teşkil etmiştir. Mali vaziyetinin pek iyi olmamasına ve hayatını bir öğretmenin mütevazı geliri çerçevesine sığındırmak mecburiyetinde olmasına rağmen, bütün zamanını artistik çalışmalara hasretmesini daima bir misal olarak gösterirdim. Bu ciddi çalışmaların neticesi olarak, sanat meselelerinde muktedir bir hale gelmiş olduğunu da belirtmek isterim. Birçok bakımdan evvelden kehanette bulunmak çok sakat bir iş olabilir. Fakat Mari Gerekmezyan için bu varit değildir. Ölmeden evvel başarmış olduğu işler, bize istikbalde başarması ihtimali olan işler hakkında da kâfi bir fikir verecek mahiyettedir. Kendisinin ölümüyle yalnız çok kıymetli bir istidat değil, aynı zamanda eşi nadir bulunan bir insan da kaybetmiş bulunuyoruz.”

Mari Gerekmezyan’ın sanat anlayışı, özellikle belirli bir dönemden sonra biçimde gerçekçiliğe yani realizme doğru yöneliyor. Ressam arkadaşı Hagop Arad’ın Mari’nin ardından yazdıkları bize bu konuda ipuçları veriyor. Hagop Arad “Tablolarım yanabilir, yırtılabilir ama heykellerin uzun süre ayakta kalacak. Bütün tesellim bu. Ne olur, o hoşlanmadığın romantizme dalmama izin verme” diyor Mari’nin ardından. Buradan anladığımız kadarıyla, bir kez daha yineleme ihtiyacı duyuyorum, Mari öyle çok hezeyanlı, romantizme dalıp giden bir kadın değil. Romanı yazarken Hagop Arad’ın bu cümlesi bize önemli bir katkı sağladı. Hagop Arad Mari’nin plastik sanat anlayışına hayran olduğunu belirttikten sonra onu andığı yazısına şöyle devam ediyor: “Geçen yıl ölen Fransız usta Maillol’un devamıymışsın gibi, onların yollarında yürüyordun. Son iki-üç yılda, plastik sanat kaygılarının olgun meyvelerini vermeye başlamıştın. Biçim anlayışın son dönemlerde uluslararası nitelikte bir sanatçı düzeyinde, daha gerçekçi olmaya başlamıştı. Heykellerin tümüyle ülkemizin insanlarıyla yoğrulmuştu.” Gerek Rudolf Hoca’nın gerek Hagop Arad’ın anlatımları bize Mari’nin sanat anlayışı hakkında o kadar önemli ipuçları verdi ki, biz bu ipuçlarından yola çıkarak romandaki Mari’nin sanat anlayışını kurguladık.

Mari Gerekmezyan hakkında bilgi olmadığı için zorlandık, ama ondan daha da zor olan, bu üç insanı anlamaya çalışmak ve onların duygularında arafta kalmaktı. Mari elbette ki kanatıyor Eren Eyüboğlu’nu. Fakat o Mari’ye düşmanlık beslemiyor. Bir düşmanlık olsaydı, Bedri Rahmi’nin Karadut tabloları bu kadar iyi korunmayabilir, Mari’nin Bedri Rahmi büstü bu kadar iyi saklanmayabilirdi.

Vildan: “O dönemin sanat anlayışı nasıldı ve Mari’yi nasıl etkilemişti?” Biz romanda bu sorudan da yola çıktık. Ressamların devlet eliyle yurt gezilerine gönderildiği bir dönemden bahsediyoruz. Anadolu’yu sanatın içine katmaya çalışan bir politika var. Genç bir Cumhuriyet ve ulusal sanat kurulmaya çalışılıyor. Bu dönemde doğal olarak sanat çevresinde evrensel sanat ve ulusal sanat tartışmalarını görüyoruz. Haliyle Mari de bunlardan etkileniyor, onun da sanatını aslında bu koşullar oluşturuyor. O dönemin estetik anlayışında “güzel, yararlı olmalıdır” yaklaşımının benimsendiğini görüyoruz. Özellikle Bedri Rahmi’nin “güzel” algısında bu çok hâkim. Daha sonraki yıllarda bu yaklaşım Bedri Rahmi’de gelişerek, kilim ve yazma motiflemelerine kadar gider. Mari de hem Bedri Rahmi’nin sanat anlayışını besliyor hem Bedri Rahmi’nin sanat anlayışından besleniyor; karşılıklı bir ilişkilenme. Bu “yararlı ve işlevsel güzel” anlayışını benimsemeleri, bunun da ötesinde söyleyecek bir sözü olmakla ilişkili diyebiliriz. Toplumcu-gerçekçi sanat üretiminin nesnel dünyanın özgül yansısı olması üzerine tartışmalar yürütülüyor, hep bir arayış içindeler. Bedri Rahmi olsun, Sabahattin Eyüboğlu olsun ya da dönemin pek çok sanatçısı çeşitli burslarla başta Fransa olmak üzere yurtdışına gönderilmişler, dünyadaki sanat akımlarını takip etmişler. Batıcı sanat anlayışı ile ulusal sanat anlayışı arasında yeni bir akım oluşturmaya çalışıyorlar. “Evrensel olabilmek için ulusal sanatın var olması gerekliliği” üzerinde duruluyor. Mari de bu sanat atmosferine dahil.